Denizle ve doğayla yaşamaya başlayınca daha iyi anladım ve
daha çok sevdim Sait Faik’i. Çocukluğuma yabancı pek çok şeyle otuzbeşimi
devirdikten sonra tanıştım. Bir balığı kandırmanın zorluklarını, onu kıyıya
doğru çekerken sahip olman maharetleri hep yeni yeni öğrendim. Stadyumlarda
yaşadığım bambaşka dünyalardan insanlarla ortak paydalarda buluşma hissinin
daha hakikatlisini yemden, iğneden, misinadan, kalamadan konuşurken yaşadım
balıkçı arkadaşlarla. İstanbul’dan, Almanya’dan, Finlandiya’dan, Hollanda’dan,
Milas’ın köylerinden, Güvercinlik’ten, Bodrum’dan, Denizli’den, İzmir’den gelen
insanlarla bir denizin kıyısında geçen saatlerde bir kaç mandalinayla şarabı
paylaşırken yeniden sevdim insanı ve dünyayı.
Buralarda insanların çoğu ununu elemiş eleğini asmış,
kimiyse içten pazarlıklı olmayı hiç öğrenenmemiş. Herkesin dün ya da evvelsi
gün tuttuğu ya da kaçırdığı balıklara dair pembe yalanları olsa da; biri
yanıbaşınızda kaçırdı mı kiloluk bir çuprayı ya da levreği, hep beraber
üzülüyorsunuz. “Balık bu kaçar” deyip yeniden sallıyorsunuz oltanızı.